Bir travmanın dizisi: Elveda Rumeli
‘Elveda Rumeli’nin asıl gücü, yani kültürel referansı, anneannelerin,
dedelerin, ataların, sülalelerin yeniden hatırlanması olarak öne çıkıyor.
İdeolojiler sadece siyasal söylemde kurulmaz, popüler kültürün çeşitli mecralarında da ideolojiler cirit atar
Artık kabul etmeliyiz, TV dizilerinden tarihi “öğretmek” dizi yapımcılarının yeni keşfi ve dolayısıyla, yeni eğilimi. Reyting aldığı sürece bu iş süreceğe benziyor. Örneğin, Hatırla Sevgili tam da böyle bir diziydi, aslında hiç de uzak olmayan bir “siyasal tarihi” anlatma iddiasındaydı ve işin acıklı kısmı, izleyicisine buna inandırıyordu da. Hatta o dizide, bugünün Başbakanının gençlik halini “görmüş”, 70’lerin “kabus günlerini”, birçok yalan yanlış tarih okumaları eşliğinde, hatırlar gibi olmuştuk. Popüler kültür mecralarında “tarih yapmak” yeni bir şey değil zaten. Örneğin, sinemanın en önemli türlerinden biri olan westernlerde ABD’nin o kısacık tarihinin tüm kahramanları sürekli olarak kullanılır, tarih ile kurgu bilinçli olarak birbirine karıştırılır. Meraklı izleyicinin sevdiği bir formüldür bu. Böylece, tarihin “doğru” anlatılıp anlatılmadığı, kahramanların hakikaten aynı kişiliklerde kurulup kurulmadığı, sürekli olarak kafada ve medyada tartışılabilir. Hatırla Sevgili’de de buna benzer bir dizi tartışma olmuş, dizinin anlatısı ile “hakikat” sürekli olarak karşılaştırılmıştı.
Şu sıralar, reytinglere bakarsak en azından AB grubu için benzer izlenme oranlarında, üstelik içerik olarak “tarihi yeniden kurma” derdinde olan bir dizi (Elveda Rumeli), sessiz sedasız izlenmeye, reyting almaya devam ediyor ve tartışmalara neden olmuyor. Bu suskunluğun hiç de tesadüfi olmadığı, aksine sosyolojik bazı okumalara olanak verebileceği kanısındayım. TV’lerde ilk defa, Türkiye Cumhuriyeti öncesi bir dönemin, Balkanlardan Anadolu’ya göç edilmesinin hemen öncesi, “suyun ötesindeki topraklarda” geçen bir öykü anlatılıyor. Osmanlı’nın son ve en hüzünlü bozgununun, Balkanları kaybetme travmasının, bu ülkenin kültürel bilinçdışında nelere tekabül ettiğini de yeni fark ediyoruz galiba. Belli ki kafamız halen karışık. Örneğin bu dizide, sığ bir neo-Osmanlıcılıktan eser yok ama, alttan alta, Osmanlı düzeninin özünde iyi olduğuna dair, kolonyalist bir söylem de varlığını sürdürüyor. Ayaklanan, kendi toprağına sahip olmak isteyen halkların dizide pek de olumlu olarak resmedildiğini söylemek mümkün değil. Aksine, bunlar entrikacı, işkenceci, “bölücü” ve kısaca “düşmanlar”. Bulgarların, Bulgar ulus-devletini kurma hayallerini pek de sevmedikleri belli olan senaristlerin, Türkiye ulus-devletinde yaşadıklarını anımsamamasının açıklaması kolonyalist bir düş aleminden başka ne olabilir?
Balkan bozgunu
Siyasal söylemi bir yana bıraktığımızda ise dizinin asıl gücü, yani kültürel referansı, anneannelerin, dedelerin, ataların, sülalelerin yeniden hatırlanması öne çıkıyor ki, izleyicisi ile ruhen tam bu eksende buluşuyor. Aklı başında herhangi bir izleyicinin, şu anda Avrupa Birliği toprakları olan bu ülkelerde kolonyalist hayalleri olamayacağına göre, aslında kültürel bir travmanın, siyasal bir bozgunun dizisi bu. Nasıl Yunanlılar, bizim İstiklal Savaşı’ndan, yitirdikleri Anadolu topraklarını düşünerek “Küçük Asya Bozgunu” diye söz ederler, aslında, özellikle Balkan göçmenleri ya da mübadilleri için de bizim Balkan savaşımız asla geri dönmeyecek olan bir yitim, bir bozgundan başka bir şey değildir.
Kendisi de bir Balkan Türkü olan Mustafa Kemal’in, en gerçekçi olduğu konuların başında Balkanların bir daha asla alınamayacağı gerçeği vardır. Yine de, Elveda Rumeli’de 16 yaşındaki halini gördüğümüz Mustafa Kemal’in ülkesinde, Balkanlar ya da Rumeli, hayal dünyasında her zaman varlığını sürdürdü. Rumeli kökenli ailelerin çocukları hemen her fırsatta kökenlerini ifşa etmekten geri durmazlar. Belli ki “Balkan kökenli” olmak kesinlikle olumlu, deyim yerindeyse, “Avrupaî” bir referans işlevine sahiptir. Dizide kullanılan aksan, deyimler, “güzel” ve “çakır gözlü” insanlar, izleyicisinin zihninde belli ki bir gurur ve mutluluk tablosu çiziyor. Ayrıca, dizideki aile ilişkilerine atfedilen önem, herkesin birbirini kibarca selamlama telaşı, baba karakterinin inanılmaz müşfikliği, kadın karakterlerin baba ve aileye saygılı da olsa bağımsız davranabilme gücü, kadınlara saygı ve çocuğa olan aşırı düşkünlük, söylemin “Batılı” insan ilişkileri vurgusunun altını iyice çiziyor. Bir de, bir “tolerans klasiği” olabilecek imkansız bir Hıristiyan erkek, Müslüman kız aşkı (Alex/Zarife) var ki, bunu da senaristler bir şekilde çözdüler ve söylemi iyice “Avrupaîleştirdiler”.
Böyle düşünüldüğünde Elveda Rumeli, Doğulu, ağalı dizilere bir yanıt olarak okunabilir. O dizilerde kullanılan aksan nasıl kulağa batıyorsa, bu dizinin kullandığı ağız ve lehçe tam tersi etki yaratıyor, izleyenine çok sempatik gelebiliyor. İyi bir araştırma sonucu bulunup senaryoya eklendiği belli olan deyimler ve yöreye özgü sözcüklerin kültürel hafızayı kışkırttığı, aile büyüklerinin dillerini ve tavırlarını anlamada yardımcı olduğu ortada. İnsan ilişkileri, birçok acı hatta vahşet içermesine karşın, asla “Doğulu” dizilere benzemiyor, işe sürekli olarak “insani” ve akılcı bir unsur katılıyor, “kaderci” neden-sonuç ilişkileri kullanılmıyor. Senaristin ve diziyi beğenerek seyreden izleyicinin ortak aklı şuna mı dikkat çekiyor acaba: Şu anda topraklarımız dışında da kalsa aslında “Rumeli” bizim Batımız, Batılı aklımızdır. Doğulu dizilerde gördüğümüz insan tipi ise, kesinlikle “Rumeliler”den farklıdır. Nasıl ve ne kadar mı farklıdır, işte bu söylenmiyor, izleyene söylettirilmeye çalışılıyor. İdeolojiler sadece siyasal söylemde kurulmaz, popüler kültürün çeşitli mecralarında da ideolojiler cirit atar.
ORHAN TEKELİOĞLU: Bahçeşehir Üni.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?a...egoryID=42_________________

[img]